« Önceki |

20/8/2009

“Zeus kim? Akraban mı?”

Saat 10.00 tatilimin ilk günü bedenim güneşle henüz buluşmamış, kemiklerimin arasındaki kaslar henüz çözülmemişti. Heyecanlıydım. Sevdiğim biriyle birlikte uçma, tanrılar için ayin yapma isteği yalnız da olsam yerini bulacaktı.

 

Yamaç paraşütü için anlaştığım tur acentası meydana bakıyordu. Gece nemini emmiş, gün ağarmış. Kasaba, rüzgâra kanat çırpan kuşlarla ilk hareketlerini yaşıyordu. Erken gelmiştim. Kalkışın yapılacağı tepeye gitmek için pilotları bekliyorduk. Ofisteki görevli “Hadi geldi.” dediğinde koltuktan fırladım. Heyecanım ofiste gülüşmelere neden oldu. Uyarı benim için değildi.

 

“Korku var mı?” dedi görevli.

“Korku yok ama heyecan ve sabırsızlık benimkisi”

 

  Birkaç dakika sonra pilot kapıda belirdi. Uzun boylu sarışın güven veren bir gülümseyişi vardı.

 

“Merhaba adım Veske gidelim,” dedi.

 

Elimi kuvvetli ve güvenle sıktı. Uçuşun başladığı noktaya gitmek için meydandaki caminin önünde duran arabaya yöneldik. Üç pilot ve yardımcı pilottan oluşan ekip bizi bekliyordu.  Teknik bazı detaylar anlatmaya başladılar. Caminin duvarına yaslananlardan biri seslendi: “Veske her şeyi anlatma birazını da yukarıya bırak.” Sonradan öğrendim ki konuşan, yardımcı pilotumuzdu.

 

“İlk sefer mi?”

“Evet”

“Heyecanlı mıyız?”

Sadece gülümsedim.

 

Acenta ofisinde de bu soru çokça sorulmuştu. Uçacakları insanları sınıflamak için seçilmiş kritik bir sorgulamaydı. Heyecan düzeyi; uçuşun rotasından tutunda yapılacak akrobasi sayısına, havada kalış süresine, kadar belirleyiciydi.

  

Özge, ben ve Sevim üç kişi uçacaktık. Sevim Savunma Bakanlığında bir üst rütbelinin kızıydı. Babası ve birkaç koruma ile arabaya gelmişlerdi. Hafif havada resmiyet kokusu vardı. Hepimiz sanki tetikte komutana karşı hazır oluşa geçmiştik. Komutan, bize doğru döndü. “Son kararınız mı?” dedi. Özgenin cevabı gayet net “Biz karar verip geldik,” oldu. Komutan gülümsedi. “Şuna bakın sözleşip de gelmişler sanki aynı kıyafetleri giymişler,” dedi.

 

Koşarak havalanacağımız yamacı ve derinliği görünce işin ciddiyetini kavradım. Şaka götürmeyecek kadar profesyonel bir işti. Allahtan! pilotum güven veriyordu. Yoksa ayvayı yemiştik. Sabah mutfağa annemler için not bırakmıştım. Arkamızdan “son kaleme aldıkları not buydu.” diye ağıtlar yakıldığını düşledim.   Ekip kamera ile hazırlıkları çekiyordu. Son havalanan kişi olacaktım. Bu da diğer iki kişinin ilk heyecanlarına ortak olmak demekti. Son güvenlik kontrolleri yapılıyordu. Heyecan katsayım iyice artmıştı.

 

Kalkışa hazırdık.

“Bekle Zeus biz geliyoruz.” diye bağırdım.

“Zeus kim? Akraban mı?” dedi yardımcı pilot.

 

O anda kahkaha koptu. Espri ile başlayan her hareket yaşamdan alınan tadın bir yansımasıydı. Pilot arkada, ben ortada yardımcı önde, Yardımcı pilot “Koşmaya başlayınca, ben düşsem de devam et üstümden ez geç” dedi. Şaşırdım. Böyle bir hareket nasıl gerçekleşebilirdi. Arabaya bindiğimizden bu yana fazla konuşmamıştı. Ama garip bir çekiciliği vardı üstümde. Onu ezip geçmek yerine eğilip, ona sarılarak, birlikte uçabilirdik. Son anda sıyrıldı ve benim ayaklarım havada asılı kaldığında o uzakta küçük bir nokta gibi yamaçtan kayıyordu. Endişelendim. Derinliğe kaymaması için tanrıların tanrısına seslendim.

 

Kaş ayaklarımın altındaydı. Asaz dağının Kırdavlı mevkisinin dik kaya yarıklarından geçerken Veske, “Hadi ayaklarınla şu uçtaki zeytin ağacına uzanmaya çalış” dedi.

“Nasılsın?”

“Harikayım. Bizi çok mutlu ettiniz.”

 “Yardımcı pilot’un kullandığı aracı görüyor musun?”

“Nerede?”

“Bak! Şurada işte. Beton kamyonunun hemen arkasından gidiyor.”

“Evet, evet gördüm.”

“Hadi yaklaşalım ona”

 

Yolun üzerine yöneldik. Onu minübüsün ön koltuğunda görecek kadar yakınlaşmıştık. El salladık birbirimize. Rüzgâr ayak parmaklarımdan kayıp geçerken “bu senin için” dedim. Senin adına yapılmış bir ayin. Rüzgâr bu anımı taşısın sana.

 

 

KAŞ Temmuz 2009

6/4/2009

Bu Şehrin Rengi Ne Olmalı?

Başım yastıktan kalkmıyor. Annem perdemi açar açmaz pencerenin önündeki beyaz çiçekli erik ağacını selamlıyor. “Uyan kalk artık. Gün güzel. Sen güzel.”

 

Saat 10:30, geç kaldım treni kaçırırsam tüm planlar altüst olur. Renkli atkımı takıyorum ki hangi vagonda olduğumu anlasın ve binsin. En renklisini seçtim, kirli camlardan beni  görsün. Koşarak istasyona girdim. Boş bir bank soluklanmak için iyi. Nihayet tren geldi. Trenden İstanbul’u izlemek bir şiiri resmetmek gibi. Göztepe istasyonuna yaklaşınca başımı pencereden uzattım. Üstat siyah ve mağrur şapkasıyla oracıkta durmaktaydı. Bulunduğum vagona yöneldi. Mesafeli ve ağır adımlarla yaklaştı ve elini uzattı. “Selam çocuk.” Gülümsedim. Bir tanıyan çıkar da genç bir kızla ne işi var bu adamın derler diye temkinliydi. Birlikte proje üzerine konuşmaya koyulduk.

 

“Bu güzel şehrin rengi ne olmalı?”

 

Üstat erguvan sever.

“Erguvan rengi olmalı,” dedi. "Erguvan rengi ve şehrin tarihi arasında ortak noktalar var. Trenle Haydarpaşa, Vapurla Karaköy, Tünel'den Beyoğlu’na ulaşan biri bunu bilebilir.”

 

Beyoğlu her zamanki inanılmaz kalabalığı taşıyordu. Üstat'ın telefonu çaldı. İnce bir kadın sesi gazetedeki yazısını okumuş, onunla projesi hakkında konuşmak istiyor. Arayan ses Beyoğlu’na çok yakın bir yerde çalıştığını söylüyordu.

 

“Gelin bir kahvemi için.”

“Olur, hay hay! Adresi alayım.”

 

Restore edilmiş bir butik otel. Penceresinin önünde küçük bir erguvan ağacı var. Rengi ve zerafeti hemen kendini gösteriyor. Ancak Üstat ağacın yerini beğenmiyor. “Mimarlık bilgim yok. Ancak bu ağacı dışarıda pencerenin önünde görmek isterdim. Otelin duvarına girişte uzanan belki bir sarmaşıkla bütünleşmiş hali daha hoş olabilirdi.”

 

Proje hakkında sohbet ediliyordu. Kahveler içildi. Her iş görüşmesi bir sonuca bağlanacak diyemeyiz. Ancak daha başlangıcında, Bu iş olmaz dedim. İyi bir gözlemciyim. Konuşurlarken mimikleri ele veriyordu. Gözlerinde sözlerim yerine ulaşıyor mu telaşını sezdim. Her cümlenin ardında bir duraksama var. Üstat'ın tepkisi ölçülüyor. O da farkında işin olmayacağının, ama bilgiyi paylaşmayı seviyor. Çünkü kafa yoruyor, emek harcıyor. O bilginin hor kullanılacağını bilse de.

 

Gözüyle gitme vakti geldiğini işaret etti. Kadın kendinden emin, "Sizi arayacağım," diyor. Ama bizde beklenti hiç oluşmamıştı zaten. Keskin bir kar soğuğu aldatıcı güneşin ardına saklanmıştı. Bir süre konuşmadan ilerledik, bu şehri hem bu kadar anlamlı kılıp hem de anlamsız halde yaşayan insanlar topluluğunun arasında Üstat her zamanki naifliğiyle İstanbul’u en güzel resmeden şairin bir dizelerini fısıldadı:

 

“Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde
Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar
Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu
Erguvanlı bir bahçe mor salkımlı bir duvar” /
Ziya Osman Saba

 

30/3/2009

SİYAH İNCİ

“Eline diken batmadan gül toplayamazsın”

B. Franklin

 

Aklımda bir oda dolusu kadın hepsi bir ağızdan konuşuyor. Lakırdıları ayyuka çıkmış. Ben ki kadın ruhundan anlayan biriyim. Bitmek tükenmek bilmeyen beklentilerine karşılık veremiyorum. Hani kartınızın limiti dolar ya hesapsız alış verişin sonunda, işte benimki de o, bir oda dolusu beklentiyi misafir edip eğleyecek limit kalmamış.

 

Bana yazdığı şiirde zihnimdeki odada kendine bir yer edinemediğini söylüyordu. Haklıydı. Onca lakırdının arasında onunkine kim bilir ne zaman ilgi gösterilecekti. Oysa o siyah incimdi. Erkeğine nasıl davranması gerektiğini bilen, rahatlatan bir kadını kabuğuna gömdüm.

 

Yine bir akşam, Nazan’ın evinde, o zamanlar sekiz yaşındaki kızı Nur ve ben yemek masasının çevresinde eğlenceli bir sohbete koyulmuştuk. Nur canlı çocuktu. Oyun oynamayı, takışmayı seviyordu. Ben de onun bu isteklerine olabildiğince karşılık vermeye çalışıyordum. Nazan’ın yüzü hoşnuttu. Uzun zamandır böyle bir aile ortamını evinde kızına yaşatmak istiyordu. Nihayet hayatındaki adam bunları ona sağlayabilirdi. Ama bazen beklentilerimiz başımızdan aşağı boşalabiliyor. Nur birden elimden cep telefonumu kaptı. Masanın çevresinde koşuşmaya başladık. Gülücükler saçıyordu. En değerli mücevherimi elimden kapmış olmanın zaferi gözlerindeydi. Koşarken dizimle ters bir hareket yaptım sanırım. Bir an duraksadım. Çocuk sekiz yaşında, sana n’oluyor be adam. İşte o andan yararlanıp cep telefonumu almış eline mesajlarımı inceliyor Nazan. Engel olmadım. İzin verdim. Kevser’e dün gece yazdığım mesajı gördü. Önce bir şey anlamadı. Sözcükler bir şey çağrıştırmamıştı ama birkaç saniye sürmedi onları anlamlandırması, yüzü değişti. Huzurlu, tatminkâr kadın gitti. Yerine yüzü gerilmekten âdeta kansızlaşmış bir kadın geldi. Nazan hep kontrollü hareket ederdi. Duygularını çabucak salmazdı. Mesleğinin verdiği bir alışkanlık. Önce bir salim kafayla düşünüp hareket etmek isterdi. “Bu ne?” dedi. Ben de bir gün önceki buluşmayı, buluşmanın nedenini, olanları özetlemeye başladım.

 

Her insanın bir görünür ışığı, bir de karanlıkta sakladığı közlerin arasında kalan kıvılcımları vardır. Kevser de idealist, ahlakperest öğretmen ışığının ardında yakıcı bir etki saklardı. Aydınlığın ve kıvılcımların gerilimi, bende yarattığı bilinmez her ne ise, ona daha da yakınlaştırmıştı. Aşılamaz bir duygu taşkınıydı bu.

 

Nazan farklıydı. Şiiriyle sürpriz bir şekilde girdi hayatıma. Güneş doğmak üzereydi. Kaç saattir çalışıyorum.  Mesaj kutusuna bir şiir düşmüştü, yeni günün habercisi. İnternette bir siteye ‘çay bardağı’ resmiyle kendimi tanıtmıştım. O da rumuzunu ‘çay şekeri’ olarak yazmış. Yalnızlığı kulağa hoş gelen bir şarkı gibi anlatan şiirini gönderdiğinde bilgisayarın başında çayımı yudumluyordum. Belleğimdeki lakırdılar çekilmişti, yalnızdım. Çayımı şekersiz içiyordum. Kaç şeker, diye soracak kimsem yoktu. Richard Bach'ın kitaplarında anlattığı gibi, “Sen bir şeye hazır değilsen, o da sana hazır değildir, sen ne zaman hazırsan o da sana hazırdır.” İlk mesajıyla ben ona hazırdım.

 

Her şiir, her yazı bende onun değerini çoğaltıyordu. Kevser gibi değildi. Bir melek gibi aydınlık bir hareyle dolaşırdı. Elbette kolay kadın değildi. Ama bana kıvılcımlarını gösterme endişesi de yoktu. Her ânını iyi geçirmenin yollarını bilirdi. Biz merkezliydi. Kevser ise ben merkezli. “Ben” hesaplarını hep hissederdim. Konuşmalarımızı kâğıda döksem, incelesem, her cümlenin ustalıkla işlendiğini, hep bir hedefe odaklı örüldüğünü görebilirdim. Oysa Nazan dilini değil, gözlerini kullanıyordu. O sıcak, siyah, koca gözler sevgisinin büyüklüğünü kapsıyordu bir düş fanusu gibi. Taş oldum, o fanusu kırdım geçtim.

 

Sandalyeden koltuğa geçti, ben hâlâ ayakta bekliyorum. Ağlamaya başladı, ona doğru bir adım atacak oldum, bana, dur, anlamına gelecek şekilde işaret etti. “Konuşmak istemiyorum, yalnız kalmak istiyorum, beni çok kırdın, şimdi git, sonra konuşuruz,” dedi. Giyinip kapıya yöneldim. Yerinden kalkmadı, çıkmadan önce baktım, bana bakmadı. Çıktım, eve kadar yürüdüm. O gece Nur’dan bir mesaj geldi. “Annem ağlıyor, senin o kadınla ilişkin olduğunu düşünüyor,” diye. “İlişkim yoktu. Geride kalan bir şeydi ama anlatamadım,” diye yanıt verdim. Bir iki gün konuşmadı benimle, bayram ve yılbaşı çok yakındı. Bayramda oğlumla ziyaretine gittim. Nazan ablasını seviyordu. Konu hiç açılmadı. Yılbaşından bir gün önce yine bir akşamüstü ona aldığım bir hediyeyi vermeye gitmiştim. O da bana bir hediye almıştı. Bir ayna, odamdaki lakırdıları her yönüyle görebileyim diye. Aynanın yansımasında onun yüzünü göremedim. Gözlerimiz saklambaç oynar gibi kaçışıyordu. Söylenmek istenenler kendi kendini gizliyordu. Belleğimdeki odanın bir misafiri ki, siyah incisini kaybettim. Bir daha kabuğunu açmadı bana. Birlikteliğimiz böyle sonlanmamalıydı. Çok özel, sevdiğini bildiğim bir kadını yıkıp geçip gittiğimi hissetmiştim. Bana söylediği bir söz vardı ki, her zaman aklımda takılı. “Hiçbir erkek uğrunda mücadele etmeye değmez, senin için de mücadele etmem.”

 

MART 2009

 

 

23/5/2008

Cam Ekran

Takvim 1 Mayıs 2008'i gösteriyor. İşten gelir gelmez ilk iş televizyonu açtım. Bütün gün neler olmuştur diyerek içim içimi yemişti. Ekranda beklediğimin ötesinde bir karmaşa vardı. Haber spikeri heyecanla, "Sayın seyirciler şimdi göreceğiniz görüntüler Filistin sokaklarından değil, İstanbul'dan," diyordu.

Bir anda ekran gözlerimin önünde belirsizleşmeye, sesler boğuklaşmaya başladı. Tekrar görüntüler netleştiğinde üniversitemin kantinindeydim.  Bizim kantin pastel renklerin hâkim olduğu, camların afişlerle perdelendiği, sigara dumanının her yerine işlediği bir havadaydı. Oysa konum olarak iki ana bilim dalını birbirine bağlayan bir merdiven altıydı sadece.

Harçlığımı haftalık alır, haftasonu da istediğim filme ya da konsere gidebilmek için simit, çay ya da ayrana talim ederdim.

Fakültenin iki kantini vardı. Biri arka iki bloğu birbirine bağlayan sağcılar kantini, diğeri ise bizim solcular kantiniydi. Politik rengi çok belli olmayan bir gençtim. Daha çok kendisiyle meşgul, kendini gerçekleştirmeye kafa yoran biri.  Biraz da inektim. Üniversitede her olay çıktığında,  ben bir amfide sunum yapıyor olurdum.

Zihnimde en kalıcı iz, bir bloktan diğerine kaçarken iki grubun arasında kalan Burak'ı hızla kızlar tuvaletine çekişimdi.

"Burak koş! Buradayız."
"Kim var?"
"Gel yabancı yok."

Burak, geleneksel değerlere sahip ama radikal çizgide dolaşmayan biriydi. Birlikte solcu kantinine takılır ama olay çıktığı anda ortalıkta görünmemeyi tercih ederdik.

Kızlarla bir tuvalette tek kalmanın onu huzursuz ettiği her halinden belliydi. Sürekli ona yakın durup gülümseyerek rahatlatmaya çalışıyordum. Oysa onu sopalardan kurtarmıştım. Sanki bulunduğu yerdense sopa yemeyi yeğler gibiydi.

Politik rengimi belli edemesem de siyah tayt, uzun, boyasız kıvırcık saçlar, yanımdan ayırmadığım kulaklık ve yaz-kış çıkmayan postalımla bir nebze de olsa düşüncelerim anlaşılırdı diyebilirim.

Tüm bu olaylar ile Fakülte yıllarımda karşılaşsam da, ben  kampusün büyük kantininde vaktimi geçirip, Bodrum'da tanıştığım ilk aşkıma yazdığım, sayfaları tükenmeyen, bu mektubu hiç bir zaman postalayamamıştım. Yıllar sonra onun bana yazmış olduğu ama hiç postalamadığı mektubunu okuyana dek.

O zamanlar bunun çok farkında olamasam da ben aşka âşıktım. Çatışan fikirler bana uzak ve anlamsızdı.

Ekran tekrar gözümün önünde canlanmaya başladı. Yine salonumdaydım. Kapı çalındı. Gelen annemdi. Yüzünde sıkılgan bir hal vardı. Bir an benim gördüklerimi mi gördü diye düşündüm.

"Aşkolsun Bilge!"
"N'oldu?"
"Bugün semt pazarı olduğunu unutup, benden bu gazeteyi taşımamı nasıl istersin! Sokağın başından beri telefonunu çaldırıyorum. Gel elimdekileri al diye üstelik açmıyorsun da…"

Annemi bu kadar sinirlendiren gazete ne olabilir?  Malum tarih 1 Mayıs 2008, Hürriyet'in 60. yıl dönümü. Bu nedenle gazete özel bir sayı çıkarmış, tam 290 sayfalık bir çalışma sunulmuş. Bu sayfalar içinde benim için en anlamlısı da Hürriyet'in 1 Mayıs 1948 tarihli ilk sayısıydı. Üstelik gazete de babamla aynı yaştaydı.

İlk sayının manşetine gözüm takıldı. Yine bir genel başkan bize vaatlerde bulunuyor. Yine içimizdeki savaşçı uyanmış. Yine cinayetler işlenmiş. Değişenler sadece reklam dili ve reklama konu olan ürünlerdi. Ben de değişmiştim.

Gözlerim salonun aynasına takıldı. Siyah taytlı, kıvırcık uzun saçlı kız gitmiş, daha renkli giyinen, saçlarını boyatmış, aşka âşık olduğunu tecrübe etmiş, progresif müzikler yerine daha kıvrak ve yumuşak dans müziklerini seven bir kadın vardı:

Fısıltıyla, "Hayat sana iyi davranmış. Geldiği noktayı özümsemiş, hissettiklerini yaşayabilen bir kadın olmuşsun," dedi.

Ekrandada sürekli tekrarlanan savaş sahneleri devam ediyordu.

Mayıs 2008  

17/2/2008

Ritmin Günü

Saat 17:30 hızla merdivenlerden iniyorum. Bir yandan da yeni aldığım deri eldiveni takmaya çalışıyorum ama bir gözümde merdivenlerde. Takılıp düşüp bir yerlerimi kırmakta var hani.

Servis zamanında kalkar mı diye düşünürken okulun kapısını açmamla fırtınanın beni engellemesi bir oldu.

 

Kırk yılda bir şu şehrin hakkını vermek için plan yaparım. Ya toplantı derler ya da başka bir sebeple zamanında çıkamaz ne nispetse şu servis. Üstüne üstlük beklenen yağmur da gelmiş. Bu günü mü buldun ey zalim desem bir türlü, yağdır mevlam desem bir türlü. Ama endişem boşunaymış ki servis zamanında kalkıyor. Bir anda somurtan yüzüme gülümseme konunca servis şöförü “Hocam! hadi yine iyisiniz.”

 

“Ritmin Günü” ünlü bir müzisyenin doğum günü için düzenli olarak gerçekleştirilen bir etkinlik. Bu sene ki uzak bir salonda gerçekleşecek. Yol da gittikçe uzuyor sanki.

 

Bedenim hep ritmi sevmişti. Çocukluğumdan beri diskolar tek mutlu olduğum mekanlardı. Ama elektronik olmayan doğada zaten vâr olan ritmi bana anlatan sendin. Geçen sene ki gösteride salondaydın. Ama arkadaş çevresi ile geldiğin için görüşmemiz sakıncalıydı. Ben onun hayatında sakıncalı olandım. Bu sefer salonda olmayacaktı. Yine de onunla geçirdiğim ritm gününü hayal ederek yolda ilerledim. Hem gülümsemeyi hem buruk bir acıyı içimde aynı anda yaşıyordum. Levent metro durağında indim. İnanılmaz bir yağmur karşıladı. Günü sonlandırma telaşı bir an için başımı döndürmüştü. Anadolu’nun sakinliği hala üstümdeydi. Bir an çantamda hiç para olmadığı aklıma geldi. Para çekebileceğim bir yer ararken, küçük bir büfe gözüme ilişti. Paramı çektim ve içeri girdim. Büfenin sahibesi ile küçük kızı sohbetediyorlardı. Küçük kız babası ile birlikte aldığı oyuncağını annesine anlatıyordu. Çocukluğum aklıma geldi. Ben de böyle mutlu olmuş muydum. Karnımı doyurdum. Gösterinin gerçekleşeceği salona doğru yoluma devam ettim. Büyük bir gösteri merkeziydi. Dolmuştan indikten sonra ıssız bir yolda bir süre yürümem gerekiyordu. Elimde telefonum her an biri yerimi biliyormuş izlenimi vermeye çalışıyordum ki biri takip ediyor ise çekinsin diye. Ama telefonuma da boş yere bakıyor değildim. Her an senden bir mesaj gelir mi diye ümidimi de koruyordum. Gösteri başladı. Her zamanki güzel ritmler bu sene daha da zenginleşmişti. Kardeşimle arka arkaya düşmüştü biletlerimiz ama yerimiz çok iyiydi. Balkonda tüm salona hakim bir yer de müzik yükselerek bize ulaşıyordu. Öyle dalmışım ki gösterinin görkemine ara veriyoruz dediklerinde bir uykudan uyanmış gibiydim. Lobiye çıktım büyük bir koridorda insanlar gösterinin kritiğini yapıyorlar. İçimdeki ses telefonuna bak dedi.

İyi ki içimdeki sesi dinlemişim. Bir mesaj ve işte sevgili oradaydı. O anda adrenalin ne derseniz deyin işte o güçlü sıvı bedenimde dolanmaya başlamıştı. Yeşil tuşa heyecanla bastım ve o kulaklarımın özlediği ses karşımdaydı.

 

“olalaa! geldim işte.”

“İnanmıyorum benim için sürpriz oldu. Geleceğini bilmiyordum.”

“Koridorda büfenin önündeyim hadi gel.”

“Kim var yanında.”

“Kimse.”

 

Kalabalığı yararak kollarını açmış, gülen sen yaklaşıyordun. Yine her zamanki gibi renkli ve ışıltılıydın. Özgürlüğü, sanatı, insanı anlatan her şey üzerine oturmuştu. Kollarına kendimi attığımda seni ne kadar özlediğimi, kokuna, sesine, görünüşüne, dokunuşuna ne kadar hasret kaldığımı anladım.

 

İkimizde gülümsüyoruz ama etrafımızda ki kalabalığı göz ardı edemem içimden geçenler ile kalabalık tezat oluşturuyor. Sana sıkıca sarıldım. Kulağına “içimden geçenleri anlatamam” diye fısıldadım. “Ya ben ya ben” dedin.

 

Anlatacak konuşacak çok şey vardı. Çok uzun zaman olmuştu. Ama süremiz sadece yirmi dakika ile sınırlıydı. Ben daha çok seni ve güzel yüzünü izleyerek dudaklarına odaklandım.  Sense yapmakta olduğun ya da yapacağın bir dizi projeyi sıralıyordun. Eller, dudaklar ayrı buluşmak istiyordu. Ama kalabalığın göz hapsinde bu ne mümkündü. Yolda çekilen tüm sıkıntılar aklımdan uçup gitmişti. Hayat benim için sadece o andan ibaretti sanki. Aranın bittiğini işaret eden ses yankılandı koridorda kalabalık salona doğru ilerlerken ayaklarımız salona gözlerimiz geriye gidiyordu.

 

“Kendine iyi bak.”

“Sende.”

 

Salona geçtiğimde karanlıktı. Yerime oturdum. O andan itibaren gösteri benim için sadece bir fondu. Sahnede ki afişe ve yazıya odaklandım. Ortasında bir “O” harfi vardı. Ona öyle bir takıldım ki tek görebildiğim “O” harfine asılı kalmış ve havada dans eden iki beden. Gösteri bitti. Oradan uzaklaşırken bir şarkı dilime takılıverdi.

 

“Seni sevmeek aşkların en güzelii, alıştım hasretinee gel desen gelemem kii.”

 

 

 

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı