“Zeus kim? Akraban mı?”
Saat 10.00 tatilimin ilk günü bedenim güneşle henüz buluşmamış, kemiklerimin arasındaki kaslar henüz çözülmemişti. Heyecanlıydım. Sevdiğim biriyle birlikte uçma, tanrılar için ayin yapma isteği yalnız da olsam yerini bulacaktı.
Yamaç paraşütü için anlaştığım tur acentası meydana bakıyordu. Gece nemini emmiş, gün ağarmış. Kasaba, rüzgâra kanat çırpan kuşlarla ilk hareketlerini yaşıyordu. Erken gelmiştim. Kalkışın yapılacağı tepeye gitmek için pilotları bekliyorduk. Ofisteki görevli “Hadi geldi.” dediğinde koltuktan fırladım. Heyecanım ofiste gülüşmelere neden oldu. Uyarı benim için değildi.
“Korku var mı?” dedi görevli.
“Korku yok ama heyecan ve sabırsızlık benimkisi”
Birkaç dakika sonra pilot kapıda belirdi. Uzun boylu sarışın güven veren bir gülümseyişi vardı.
“Merhaba adım Veske gidelim,” dedi.
Elimi kuvvetli ve güvenle sıktı. Uçuşun başladığı noktaya gitmek için meydandaki caminin önünde duran arabaya yöneldik. Üç pilot ve yardımcı pilottan oluşan ekip bizi bekliyordu. Teknik bazı detaylar anlatmaya başladılar. Caminin duvarına yaslananlardan biri seslendi: “Veske her şeyi anlatma birazını da yukarıya bırak.” Sonradan öğrendim ki konuşan, yardımcı pilotumuzdu.
“İlk sefer mi?”
“Evet”
“Heyecanlı mıyız?”
Sadece gülümsedim.
Acenta ofisinde de bu soru çokça sorulmuştu. Uçacakları insanları sınıflamak için seçilmiş kritik bir sorgulamaydı. Heyecan düzeyi; uçuşun rotasından tutunda yapılacak akrobasi sayısına, havada kalış süresine, kadar belirleyiciydi.
Özge, ben ve Sevim üç kişi uçacaktık. Sevim Savunma Bakanlığında bir üst rütbelinin kızıydı. Babası ve birkaç koruma ile arabaya gelmişlerdi. Hafif havada resmiyet kokusu vardı. Hepimiz sanki tetikte komutana karşı hazır oluşa geçmiştik. Komutan, bize doğru döndü. “Son kararınız mı?” dedi. Özgenin cevabı gayet net “Biz karar verip geldik,” oldu. Komutan gülümsedi. “Şuna bakın sözleşip de gelmişler sanki aynı kıyafetleri giymişler,” dedi.
Koşarak havalanacağımız yamacı ve derinliği görünce işin ciddiyetini kavradım. Şaka götürmeyecek kadar profesyonel bir işti. Allahtan! pilotum güven veriyordu. Yoksa ayvayı yemiştik. Sabah mutfağa annemler için not bırakmıştım. Arkamızdan “son kaleme aldıkları not buydu.” diye ağıtlar yakıldığını düşledim. Ekip kamera ile hazırlıkları çekiyordu. Son havalanan kişi olacaktım. Bu da diğer iki kişinin ilk heyecanlarına ortak olmak demekti. Son güvenlik kontrolleri yapılıyordu. Heyecan katsayım iyice artmıştı.
Kalkışa hazırdık.
“Bekle Zeus biz geliyoruz.” diye bağırdım.
“Zeus kim? Akraban mı?” dedi yardımcı pilot.
O anda kahkaha koptu. Espri ile başlayan her hareket yaşamdan alınan tadın bir yansımasıydı. Pilot arkada, ben ortada yardımcı önde, Yardımcı pilot “Koşmaya başlayınca, ben düşsem de devam et üstümden ez geç” dedi. Şaşırdım. Böyle bir hareket nasıl gerçekleşebilirdi. Arabaya bindiğimizden bu yana fazla konuşmamıştı. Ama garip bir çekiciliği vardı üstümde. Onu ezip geçmek yerine eğilip, ona sarılarak, birlikte uçabilirdik. Son anda sıyrıldı ve benim ayaklarım havada asılı kaldığında o uzakta küçük bir nokta gibi yamaçtan kayıyordu. Endişelendim. Derinliğe kaymaması için tanrıların tanrısına seslendim.
Kaş ayaklarımın altındaydı. Asaz dağının Kırdavlı mevkisinin dik kaya yarıklarından geçerken Veske, “Hadi ayaklarınla şu uçtaki zeytin ağacına uzanmaya çalış” dedi.
“Nasılsın?”
“Harikayım. Bizi çok mutlu ettiniz.”
“Nerede?”
“Bak! Şurada işte. Beton kamyonunun hemen arkasından gidiyor.”
“Evet, evet gördüm.”
“Hadi yaklaşalım ona”
Yolun üzerine yöneldik. Onu minübüsün ön koltuğunda görecek kadar yakınlaşmıştık. El salladık birbirimize. Rüzgâr ayak parmaklarımdan kayıp geçerken “bu senin için” dedim. Senin adına yapılmış bir ayin. Rüzgâr bu anımı taşısın sana.
KAŞ Temmuz 2009